ADI KADAR SEÇKİN, SOYADI GİBİ TEKİN BİR ADAM
Eski Kadınlar Pazarı’nı geride bırakıp Konak Mahallesi’ne doğru uzanan o dik yokuşa yüzünüzü döndüğünüzde, sizi tek katlı, vakur ve şirin bir ahşap bina karşılardı. Bu binanın hemen solunda, zamanın yorgunluğunu sırtlanmış, Roma sarnıçlarını andıran minyatür bir pınar gizliydi. Tuğladan örülmüş yarım dairelik havuzunda biriken su, Konak Mahallesi sakinleri için sadece ev işlerinin yardımcısı değil; bağın, bostanın da can suyuydu. Benim içinse o pınar, çocukluk krallığımın merkeziydi. Suyun kıyısında kurbağaların gizli dehlizlerini keşfeder, bugün hatırladığımda yüzümü kızartan o masum muzurluklarla doğayı tanımaya çalışırdım.
Hiç unutmam; bir gece, karanlığın en koyu vaktinde silah seslerinin yankısıyla uykumuzdan sıçradık. Ev halkı, ışıkları yakmaya dahi korkarak, karanlığın içinde patlayan o seslerin adresini çözmeye çalışıyordu. Ertesi sabah, gecenin gizemini çözmek için sokağa fırladığımda, Alaplı girişindeki köprüde bir çatışma yaşandığını öğrendim. Zihinlerde sorular uçuşuyordu: Kimlerdi? Neden birbirlerine mermi sıkmışlardı? Ölen var mıydı? Soruların cevabı belirsizdi ama tek bir gerçek gün gibi ortadaydı: Olay yerine ilk varan yine Seçkin Abi olmuştu. Hani şu çarşıda fırını olan, o mis kokulu francalalarıyla sabahlarımızı şenlendiren, siyah kalın çerçeveli gözlüklerinin ardında derin bir şefkat taşıyan Seçkin Abi… Üzerindeki pijamaları bile çıkarmaya vakit bulamadan, bir Hızır gibi çatışmanın ortasında bitivermiş, yaralıları hastaneye yetiştirmişti. Yıllar geçti, Alaplı’da sular durulmadı ama Seçkin Abi’nin koruyucu gölgesi hiç eksilmedi. Yanlışlıkla vurulan bir kadının feryadına da yine o yetişmiş; zamanı ve mekânı büken bir güçle, ab-ı hayat içmişçesine her imdada ilk o koşmuştu. Sanki görünmez bir el, onu Alaplı’nın üzerinde nöbetçi kılmıştı. Sene 1978… Gençlik rüzgârlarının sert estiği, ideallerin çarpıştığı o gergin yıllar. Kadınlar Pazarı’nın oradaki kahvede, dumanlı bir havada sağcı ve solcu gençler arasında kelimeler bıçak gibi keskinleşmişti. Ben de oradaydım. Havada asılı kalan o ağır sessizlikte herkes birbirini kolluyor, ilk kıvılcımın nereden çıkacağını bekliyordu. Ve an geldi… Bir arabanın farları kahvenin camlarını delip geçti. Ardından kurşun sesleri… Bir mermi ampulü tuzla buz etti, içerisi zifiri karanlığa gömüldü. Dışarıda kısa süren o cehennem gürültüsünden sonra geriye derin bir sessizlik ve vurulan bir arkadaşımız kaldı. Olay yerine ilk kimin geldiğini tahmin etmek zor değil; söylememe gerek bile yok: Seçkin Abi…İsmi kadar seçkin, soyadı gibi tekin o adam gibi adam… Geçen yıl memleketteyken eski bir akrabamı gördüm. Beklenmedik bir mevsimde Alaplı’daydı. "Hayırdır?" dediğimde, "Seçkin aradı," dedi. "Amcaoğlunun durumu ağır, belki bir daha göremezsin, helalleşmeye gel dedi, öyle geldim." Anladım ki yıllar geçse de o değişmemişti. Zamanın ve mekânın ötesinde, yardıma muhtaç her yüreğin çığlığını duymaya, Alaplı’nın görünmez koruyucusu olmaya devam ediyordu. Haberiniz ola... İlhami YazganKöln / 25.05.2011
|
