Zamanın ve Mekânın Ötesinde Bir Soyun Hikâyesi: Yazıcıizadeler ve Sebahattin Yazgan’ın Ardından
Batı Karadeniz’in sisli dağlarından Ege’nin zeytinliklerine uzanan, asırlık çınarların gölgesinde büyümüş bir aile hikâyesidir Yazıcıizadeler... Alaplı semalarında bu soyun ismini duyduğunuzda, kulaktan kulağa fısıldanan, gerçeğin hayalle, tarihin efsaneyle harmanlandığı o puslu anlatılar karşılar sizi. Bu hikâyelerin başrolünde ise 1800’lü yılların mağrur figürü Yazıcıizade Hüseyin Bey vardır.
Hüseyin Bey için yakıştırılan "derebeyi" sıfatı, aslında bir kasaba efsanesinin çok ötesine geçer. Bir dönem Osmanlı’nın kudretli gölgesinde parlayan, devlet adına hüküm sürerken zamanla kendi nüfuzunu inşa eden o "başına buyruk" adamların hikâyesidir bu. Ancak tarihin tozlu rafları, Hüseyin Bey’in sanıldığı gibi bir hanedanlık kuramadığını, aksine hayatının bir bölümünü Alaplı’dan Gelibolu’ya uzanan sürgün yollarında, devletin demir yumruğuyla tanışarak geçirdiğini yazar.
Kemal Tahir’in o derinlikli ifadesiyle, "Osmanlı’da oyun bitmez" gerçeği, Hüseyin Bey’in hayatının son perdesinde trajik bir şekilde sahnelenir. Sarayın labirentlerinden gönderilen, güzelliği kadar zehri de keskin bir cariyenin dizinde son nefesini verir koca Yazıcıizade. Bir "ajan" cariye tarafından zehirlenmesi yetmezmiş gibi, o meşum gecenin sabahında ailenin geleceği olan bir küp dolusu altın da o esrarengiz kadınla birlikte kayıplara karışır. Bu, bir soyun sadece altınının değil, bir devrin de kapanışıdır.
İşte bu fırtınalı geçmişin, taht kavgalarının ve miras nifaklarının uzağında, gönlünde sadece insan sevgisi taşıyan bir isim vardı: Sebahattin Yazgan. O, Hüseyin Bey’in beş evladından biri olan Şükrü’nün torunu; 1940’ların zorunlu "Mükellefiyet" kanunuyla hayatları maden ocaklarının karanlığına hapsolmuş bir neslin evladıydı. Babası Mustafa Kazım Bey, Alaplı’daki ağır çalışma koşullarından ve açlık kokan yoksulluktan kaçıp Soma’ya sığındığında, aslında sadece bir şehri değil, bir kaderi de değiştirmişti.
Sebahattin Amca, Almanya’nın Dortmund şehrindeki kok fabrikalarının isli havasını on beş yıl boyunca ciğerlerine çekmiş, altı kızını gurbet ellerde asaletle yetiştirmiş, nihayetinde kalbinin sesini dinleyip Türkiye’ye, Soma-Dikili-İzmir üçgenine dönmüştü. Ancak o, ne gurbetteyken doğduğu toprakları ne de Alaplı’daki akrabalık bağlarını kopardı. Her gidişinde bir beyzade saygısıyla karşılanması, taşıdığı asil ruhun ve o mütevazı gülümsemesinin bir mükafatıydı.
Bize anlattığı hikâyelerde bir devrin ihtişamı gizliydi. Alaplı’daki konaklarının mermerlerinin Topkapı Sarayı’ndaki işçilikle yarışması, her odada bir banyonun oluşu ve Sinikilli ninesinin bir öfke anında camdan aşağı fırlattığı o aynanın kırılan parçaları; aslında bir dönemin parçalanmış hafızasıydı. Babasının, Yemen ve Hindistan çöllerinde esir düşen dedesi İzzet’in ardından Alaplı’daki tüm haklarını "üç buçuk liraya" kardeşlerine bırakıp Soma’da yeni bir hayat kurması, ailenin paradan çok onura verdiği değerin kanıtıydı.
Bugün Soma Belediye Mezarlığı’nın sessizliğine uğurladığımız Sebahattin Amca, ardında sadece bir "maden emeklisi" kimliği değil, insanlığa dair unutulmaz bir miras bıraktı. O, yaşamın en sert köşelerini bile iyilikle yumuşatmayı bilen, ailesine ve çevresine daima ışık saçan nadir bir şahsiyetti.
Tarihin akışı içerisinde bir yaprak gibi süzülüp gitti ama izi derinden kaldı. Yazmak gerek; çünkü yazılmayan her hikâye zamanın karanlığında kaybolur. Bu satırlar, Yazıcıizade Hüseyin Bey’den Sebahattin Yazgan’a uzanan o mağrur ve çileli yolun naif bir hatırasıdır.
Devr-i daim, ruhu şad, toprağı bol olsun.
İlhami
YAZGAN / Köln 01.06.19